Algılarla Gerçekler İkileminde Türkiye’de Bir Hükümet Biçimi Değişimi: Cumhurbaşkanlığı Sistemi

0
2616

 

Osmanlı Devletinin birinci dünya savaşından yenik ayrılması ve ardından başlayan işgaller Anadolu halkının güçlü direnişi ile karşılaşmış, ülkeyi oluşturan etnik ve dinsel unsurların pek çoğu bu mücadelede aktif rol almıştır.

Mücadele, eski coğrafyaya nazaran küçük olsa da Anadolu’nun kurtuluşuna vesile olmuştur. 1920’de başlayan ve temel gayesi dini ve vatanı düşman elinden kurtarmaya odaklanan hareket 1923’te yeni bir devlet ve rejimin kurulması ile başka bir yöne evirilmiştir.

Yeni bir devlet ve rejim kuruldu kurulmasına ama günümüze kadar kaynaklık edecek pek çok sorunun da başlamasına yol açmıştır bir bakıma.

Çünkü kurtuluş savaşında her inanç ve etnik unsura ihtiyaç duyan kurucu irade, başlangıçta bu ihtiyaçla uyumlu icraat ve söylemleri hayata geçirmiştir. 1921 Anayasası bunun somut bir sonucudur. Ancak savaşın bitmesi ve yeni devlet ve rejimin kurulması ile kurucu iradeyi oluşturan heyetin kafasındaki gerçek düşünceler bir bir uygulamaya geçirilmiştir. Bu uygulamaların önemli bir kısmı halk tarafından istememesine ve tepki ile karşılanmasına rağmen yürürlüğe konulmuştur.

Değişen hükümet biçimi de bu uygulamalardan biridir. Kurtuluş savaşı verilirken hareketi organize eden heyet, Dini Mübin’i, vatanı ve halifeyi kurtarmaya çalıştığını belirtmiş belki de asıl desteği halktan böyle alabilmiştir.

Ancak savaşın sona ermesi ile birlikte önce yönetim biçimini temsil eden saltanat, ardından cumhuriyetin ilanından bir süre sonra hilafet kaldırılmıştır.

Kurulan yeni devletle hem rejim (cumhuriyet olarak) hem de hükümet biçimi değişmiştir. Osmanlı’nın son döneminde bir tür Parlamenter Monarşi olan hükümet sistemi önce Meclis Hükümeti, sonra parlamenter sisteme dönüşmüştür.

Ancak sistemin adı zamanla parlamenter sistem olsa da cumhuriyetin ilk yıllarında hem Atatürk hem de İsmet İnönü döneminde adeta güçlü bir başkanlık sistemi uygulaması sergilenmiştir. Öyle ki uzun süre tek partinin yönetimde yer aldığı, başka partilere siyaset yapma ve iktidara gelme hakkı tanınmadığı bir süreç yaşanmıştır.

Başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin bir bakıma zorlaması ile Türkiye çok partili siyasal sisteme geçti geçmesine ancak cumhuriyetin kurucu iradesi ve onu temsil ettiğini belirten bazı kişi ve kurumlar çok partili siyasal sistem sonrası doğan ve halk teveccühü ile karşılanan yeni siyasal hareketleri ve bunların iktidara taşınmasını hiç de hoş karşılamadı. Daima bu yeni siyasal akım ve yöneticileri cumhuriyetin kurucu iradesine tehlike olarak görüldü ve gerektiğinde siyaset dışı yollarla ya görevden uzaklaştırıldılar ya da kendilerine ayar verildi. 1960 ve 1980 askeri darbeleri, 1971 Askeri Muhtırası, 28 Şubat 1997 Post Modern Askeri Darbesi ve 27 Nisan 2007 tarihli E-Muhtıra bu girişimlerin doğrudan olanlarına örneklerdir.

Seçilmiş iktidarı kontrol altında tutmak, uygun tabirle onun belirlenmiş çerçevede kalmasını sağlamak için siyasal iktidarın gücü bürokratik kurumlara aktarma düzenlemeleri ise dolaylı engellerdendir.

Kendilerini cumhuriyetin kurucu iradesinin tek sahibi ve bekçisi olarak sayanlar ve rejimi tehlikede gören kesimlerin her girişimi 1946’dan sonra kurulan ve özellikle muhafazakâr ve dini değerleri esas alan yeni siyasal hareketleri daha da güçlendirmiştir. Yapılan tüm girişimler bu kesimlerin yeniden ülke yönetiminde söz sahibi olmasına kalıcı olarak engel olamamıştır.

Yeni siyasal hareketin temsilcileri ise zaman içinde karşılaştıkları engelleri aşmak ve çeşitli vesayet mekanizmalarından kurtulmak için yürütme yetkisini tekleştirip (ilk kez Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi Programında belirtilmiştir), güçlendirmeyi yeni bir formül olarak kamuoyu ile paylaşıp, seçmenleri buna ikna etmeye çalışmışlardır.

Yeni bir hükümet biçimine ilişkin tartışmalar uzun yıllar Türkiye’nin gündemini meşgul etmiş, enerjisini tüketmiş, ama çoğunlukla bir sonuca ulaşamamıştır.

Ak Parti hükümeti de 2002 yılından itibaren geldiği iktidarda çeşitli engellerle karşılaşınca her fırsatta yürütmenin tekliğini esas alan başkanlık sistemini gündeme getirmiş ancak bunu gerçekleştirebilecek yeterli parlamenter sayısına ulaşamamıştır. Ak Parti başkanlık sistemini icra kuvvetinin hızlanması ve hizmetlerin tek elden yönetilmesi maksadı ile istediğini belirttikçe, muhalefet onun bu istemini tek adam yönetimi ve diktatörlük suçlamaları ile engellemeye çalışmıştır. Tartışmalar bu bağlamda geçtiğimiz yılın son aylarına kadar gelmiştir. Geçen yılın son aylarında sürpriz bir şekilde Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemi tartışılabilir söylemi bu konudaki talebin gerçeğe dönüşmesine fırsat aralamıştır.

Böylece iki parti yetkilileri sistemin değişimini esas alan mini bir anayasa değişiklik paketi üzerinde görüşmelere başlamış, sonunda 18 maddelik bir paket üzerinde uzlaşılmış ve bunu halkoyuna sunmaya karar vermiştir. Uzlaşılan pakette değiştirilmesi planlanan hükümet sistemi “cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak adlandırılmış, yetki ve sorumlulukları belirlenmiştir.

Paketin kamuoyu ile paylaşılması tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Paketi destekleyen kesim bu değişimin gerekli olduğu, 2007’de oluşan fiili durumun, resmileşmesinin yararlı olacağı ve bu sistemin yürütme yetkisini daha güçlü, hizmetleri daha hızlandıracağını savunmaktadır. Ayrıca cumhurbaşkanı yeni sistemde her icraatından dolayı siyasi, hukuki ve cezai sorumluk sahibi olacak, parlamento gerçek işlevine dönecek, parlamento ve yürütme gerçek manada birbirinden ayrılacak ve güçler ayrılığı hakkı ile işleyecektir.

Getirilmek istenen sisteme karşı çıkanlar ise her zamanki gibi tezlerini cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ismi üzerinde temellendirerek, sistemden çok kişiyi esas almış gibi görünüyor. Onlara göre sistem ülkede tek adam rejimine kapı aralayacak, verilen yetki ülkede diktatörlük rejimi getirecek, denetimsiz bir icra ve bu icraya sahip cumhurbaşkanı oluşturacaktır.

Peki gerçekte durum böyle mi?

Yukarıda da belirtildiği gibi maalesef ülkemizdeki pek çok meselenin tartışılmasında olduğu gibi yapılmak istenen değişim ve dönüşümler gerçek bağlamından çok ideolojik bağlamlarda tartışılmakta ve bu nedenle de gerçekler ve algılar birbirine karışmaktadır.

Gerçekler ve algıların birbirine karıştırıldığı meselelerden biri de kanımca cumhurbaşkanlığı sistemidir. Taraflar, yapılmak isteneleri metinler üzerinde tartışmaktan çok kafalarının gerisinde olanlar üzerinden birbirlerine ithamda bulunarak tartışmaktadırlar. Bir taraf diğerini milli iradeye karşı çıkmakla suçlarken, diğer taraf ise öneri sahiplerini diktatörlük ve tek adamlık söylemi ile kamuoyunda yıpratmaya ve bazı algılar oluşturarak halkı bunlara inandırmaya çalışmaktadır.

Oysa gerçekte başkanlık sistemi ilgili literatürde keskin güçler ayrımını esas alan hükümet biçimine yegâne örnek olarak gösterilmekte ve seçmenlerin salt çoğunluğuna dayandığı için de en fazla halk iradesine dayanan sistem özelliği taşımaktadır.

Peki Türkiye’de getirilmek istenen sistem buna ne kadar yakın diye bakıldığında önemli ölçüde sistemin adı değişik olsa da başkanlık sistemini andırmaktadır. Her ne kadar Türkiye’ye özgü bir biçim olsa da muhalefetin söylediği şekilde bir tek adam yönetimi veya diktatörlüğe yol açar söylemi kanımca doğru değildir. Sistem karşılıklı dengeleyici mekanizmalarla yeniden kurulmaktadır. Cumhurbaşkanının her şeye tek başına sahip olacağı iddiası bir algı oluşturma çabası görünümündedir.

Cumhurbaşkanının var olan sisteme göre daha güçlü bir pozisyona geçeceği şüphesizdir. Çünkü yeni sistem hem cumhurbaşkanı hem başbakan yetkilerini bir makamda cem etmektedir. Meclisi fesh etme yetkisi (var olan sistemde de var), bakanları atama, meclise mesaj verme, üst düzey kamu yöneticilerini atama bu yetkilerden bir kaçıdır. Ama diğer taraftan eskisinde olduğu gibi bütçe onay yetkisi, kanun yapma, savaş ilanı vb. yetkiler TBMM’de olacak, seçim kararı alındığında her iki makam için de seçim yapılacaktır. Bu da gelişi güzel bir şekilde seçim kararı alınmasına engel olacaktır.

Yeni düzenleme aynı kişiler yürütme ve yasamada aynı anda görev alamayacağı için bir birlerine eskisi gibi tesir edemeyecekler.

TBMM’nin denetim yetkileri meclis araştırması ve genel görüşme olarak sınırlandırılmış, gensoru, meclis soruşturması ve güven oylaması gibi çoğu parlamenter sisteme özgü denetim mekanizmaları kaldırılmıştır.

Yeni sistemde Cumhurbaşkanının yargılanma koşulları arttırılmıştır. Cari  sistemde cumhurbaşkanı sadece vatana ihanetten ve 550 milletvekilinden 413 tanesinin onayı ile yargılanabiliyor.

Yeni sistemde en çok tartışma konusu olan değişikliklerden biri cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğinin devam edecek olmasıdır. Oysa eski sistemde de fiili olarak bir parti adına seçilen cumhurbaşkanlarının partileri ile ilişiklerinin bir şekilde sürdüğü hepimizin malumudur.

Sonuç olarak her sistemin fayda ve zararları olabilir, muhalefet tarafından hararetle savunulan parlamenter sistemin aksaklıkları değil midir bizi yeni bir sistem arayışına iten. Her sistemden tek adam veya diktatör çıkabilir. Hitler, parlamenter sistemden tek adam yönetimini devşirmişti.

Elbette Türkiye’de getirilmek istenen sistemin eksik yanları olabilir, bu zaman içinde düzeltilebilir. Hiçbir sistem amaç değildir. Halka daha iyi hizmet etmek için araçtır ve değişmez değildir.

Değişim taleplerini algılara, heba etmemek, değişimlerin ruhunu anlamak için yapmamız gereken kendimizi sorgusuz sualsiz bir kutba bağlamak değil, değişimin ne getireceğini bizzat okuyup, anlayarak tercihte bulunmaktır.

Hakikatlere bizzat vakıf olarak yapacağımız doğru tercihle ülkemizin yeniden şekillenmesinde ve geleceğinde gerçek manada rol almış oluruz. Hakikatler yerine oluşturulan algılarla tercihte bulunmamız halinde değişimde hakkıyla sözü olmayan pasif bir üye olmaktan öteye geçemeyeceğimizi bilmek gerekir.

PAYLAŞ
Önceki İçerikMahmut ÖVÜR: Kürtler mi PKK mı kopuş yaşıyor ?
Sonraki İçerikReferanduma Doğru Evet-Hayır Denklemi, Söylemler ve Handikaplar
Prof. Dr. Yılmaz DEMİRHAN
Prof. Dr. Yılmaz Demirhan, 1998’de İnönü Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü'nden mezun oldu. 1999'da YÖK tarafından yapılan merkezi sınavda başarılı olarak ve yaptığı tercihe istinaden Niğde Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü'nde Araştırma Görevlisi oldu. Aynı yıl 6 ay süreyle ODTÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu'nda İngilizce hazırlık eğitimi aldı. 2003’te Yüksek Lisans ve 2011’de Doktorasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Yönetim Bilimleri Anabilim Dalında yaptı. 2011’de Dicle Üniversitesi'ne Yardımcı Doçent olarak geçti. 2015’te Doçent, 2020 yılında ise Profesör oldu. Halen Dicle Üniv. İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde görev yapmaktadır. Ve aynı zamanda Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Akademik ilgi alanları Kamu Yönetimi Teorisi, Kamu Yönetimi Örgütlenmesi, Hükümet Sistemleri, Seçim ve Kamuoyu Araştırmaları, E-Devlet, Kamu Personel Yönetimi ve Yoksulluk gibi konulardan oluşmaktadır. 2016 - 2018 tarihleri arasında Yeni Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin başkanlığını yürüttü. 2018 Şubat ayından itibaren YÖRESEL ARAŞTIRMALAR MERKEZİ (YÖRSAM)'nin başkanlığı görevini üstlenmiştir.

CEVAP VER