Dışarıda Olan İçeridedir: Demokrasi ve Kimlik

0
2993

Modern ulus devletlerin kuruluşundan beri kimlik ve demokrasi arasında sıkı bir ilişki vardır. İktisat bilimi tabiriyle kimlik ve demokrasi, bazen birbiri yerine kullanılan mallar, yani ikame ürünlerdir. Modern ulus devletler, varlıklarını belirli bir ulusal kimlik üzerine inşa ederler. Böylelikle monist yapıya malik olarak dışlayıcı bir özellik edinirler. Bu dışlayıcı özelliği görünmez kılmak için demokrasiyi kullanarak demosun/halkın bir şekilde yönetime dâhil edilmesini ve özünde jakoben olan sistemin ayakta durmasını sağlarlar. Esasında bu paradigma dışarıda imal/icat edilen, içeride ise, keşfedilip, uygulamaya konulan ürünlerdir. Bu bağlamda içeride olanın dışarıyla, dışarıda olanın ise içeriyle sıkı bir bağlantısı/ilişkisi vardır. Burada dışarı olarak nitelenen Batı ülkeleri, içeri olarak nitelenen ise, Türkiye ve onun içindeki sosyal ve siyasal imitasyon mucitleridir.

Günümüzdeki demokrasi anlayışı liberal demokrasi olarak isimlendirilirken, kimlik anlayışı çoğulcu kimlik söylemine dayandırılmaktadır. Bu konuda büyük tartışmalar yaparak argüman üretenler Şeyla Benhabib, Will Kymlicka, Chandran Kukathas, Rogers Brubaker, Yael Tamir, Jürgen Habermas, Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau gibi otorite isimlerdir. Bu isimler liberalizmin bir kriz içinde olduğunu dile getirerek bu krizden çıkmanın farklı alternatiflerini sunmaktadırlar. (Bunlara metin içerisinde değinilmektedir.)

Modern ulus devlet yapılarının varlığından kaynaklanan devlet krizleri veya daha spesifik bir ifadeyle devletlerin “kimlik”ler ile olan sorunlarını hem rasyonaliteye hem de liberal paradigmaya dayanarak çözme cabaları mevcuttur. Bu ise kimliğe dair sorunların “liberal demokrasi” ekseninde ele alınması demektir. Ancak liberal demokrasi kendi içerisinde birçok paradoksu barındırmaktadır. Örneğin Carl Schmitt’in argümanlarına göre “liberalizm” ve “demokrasi” mefhumları hem etimolojik hem de ontolojik olarak farklı kordinatlara tekabül etmektedir. Lakonik bir ifadeyle liberalizm (tikele) bireye odaklanırken demokrasi (tümele) halka dayanmaktadır.

Otorite isimlere göre liberalizmin gözden kaçırdığı önemli bir nokta; önceden rasyonalite tarafından tanımlanmış, kurgulanmış ve evrenselcilik tarafından da tescillenmiş bir “birey” anlayışının varlığıdır. Bu sebeple liberalizmin çoğulculuğa ve kimliklere getirdiği çözümler veya açıklamalar da sorunlu olmaktadır. Çünkü rasyonalite ve evrenselcilik zemininde çoğulculuğa ve kimliklere sunulan reçete “farklılıkların aynılaştırılması”dır. Nitekim modernist paradigma etrafında teşekkül eden bir demokrasi modelinin krize gireceği kaçınılmazdı ve bu kriz 1980’lerden itibaren kendini göstermeye başladı. Bu noktadan sonra grup hakları vs. gibi birey hakları tartışmaları başlandı.

Bu krizin aşılmasına dair üretilen yeni jargon “modern demokrasiyi yeniden tanımlamak” veya namı diğerle “liberal demokrasiyi derinleştirmek” oldu. Bu “tanımlamak” veya “derinleştirmek” diskurları da iki model etrafında şekillendi. Biri modernist paradigmaya eklemlenerek (müzakereci/deliberative demokrasi) argüman üretirken diğeri ise modernist paradigmadan koparak (radikal demokrasi) konseptini oluşturdu. Bu iki modelin yol haritası ve bileşenleri kaba bir formülasyonla ortaya konulduğunda; müzakereci demokrasi diyalog yoluyla “farklılıkları aynılaştırmak, homojenleştirmek”, radikal demokrasi için ise “farklılıkları aynılaştırmamak, heterojenleştirmek” üzerine bina edildi.

Bu iki modelin Türkiye’deki izdüşümlerine bakıldığında müzakereci demokrasi uygulanmış fakat başarılı olunamamıştır. Çünkü müzakere İngilizcedeki sözlük karşılığı deliberative” ile kastedilen karşılıklı konuşmaya davet etmek değildir. Bu kavramın semantik mesajı şu şekildedir: Modern paradigmanın belirlediği yanılmaz, şaşmaz ve değişmez bir “hakikate”, ötekilerini, “ikna etme” çabasıdır. Bu çözümün vardığı sonuç “monist” ve “universe”ler üzerine oturmaktadır.

Ancak radikal demokrasi Türkiye özelinde denenmemiştir. Radikal demokrasinin en can alıcı noktası “kolektif kimlikleri” farklı bir persperkif ışığında ele almasıdır. Örneğin feministler, kimlik taleplerinde bulunduklarında diğer kimlikleri de göz önüne alarak bir nevi empati kurarak farklılıklarını dile getiriyorlar. Burada vurgulanan nokta birbirine üstünlük taslamayan farklı grupların birbirleriyle agonistik bir şekilde bir araya gelerek çok-kutuplu bir alanı tanımlamaktır. Bu alanın vardığı sonuç ise “multi” ve “pluriverse” kimlikler üzerine inşa edilmektedir. Kısaca radikal demokrasi “farklılıklar”ın yaşaması ve devamı için münbit bir zemine malik olduğunu söylemektedir. Radikal demokrasinin söyledikleri veya vaat ettikleri kulağa insanlığın kurtuluş reçetesi GİBİ gelmektedir. Gibi dedim. Çünkü radikal demokrasinin beşiği Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Belçika’da bile uygulanmazken, bakın bizim ulusalcı Kürt siyasal hareketi, HDP siyasallaşma biçiminin (!) hatta hayat tarzının radikal demokrasiye dayandığını iddia etmektedirler:

Radikal demokrasi Türkiye özelinde denenmemesine rağmen HDP ve onun siyasa üreten sosyal ve siyasal kurumları bu demokrasi modeline sahip olduğunu ve kendi dinamikleri içinde cereyan ettiğini ifade etmektedir. Velev ki dedikleri gibi olsa bile. Bugün HDP avangartlığında bir devlet kurulsa nasıl bir “kimlik ve demokrasi reformu” yapıla(maya)caktır. Henüz hem radikal demokrasi modeline hem de devlete en önemlisi de “egemenliğe/iktidara” sahip olmamasına rağmen, kendi hâkimiyeti altındaki faklılıklara yaklaşım tarzının (mustazaflara, Türkiyeleşmiş Kürtlere, nurculara, kemalistlere…)  ne kadar insani olduğuna şahit olmaktayız(!). Bir de yukarıda sayılan unsurlara sahip olunursa şayet nasıl bir “kimlik ve demokrasi reformu” yapacaktır? Düşünmek bile akıllara ziyan…

Kısacası liberal demokrasinin saha uygulamaları hiyerarşik olmayan çok-kültürlülük meydana getirme konusunda iyi sınav veremedi. Bugün Avrupa’da yükselen sağ hareketler, zenofobik ve İslamofobik eğilimler, teorik serencamın, pratikte çok farklı olduğunu göstermektedir. Bu pratik örnekler bağlamında devletin her zaman özne, kimliğin ise nesne olduğu ve bu minvalde reaksiyoner gelişmelerin vuku bulduğu pek çok örnek gözlemlenmektedir.

Meselenin en can alıcı noktasını ise göze görünmeyen ama varlığını her yerde hissettiren ulus devlet sistemi oluşturmaktadır. Bu devlet sistemin dışında önerilen her devlet sistemi marjinal olarak nitelenmekte ve korku ile karşılanmaktadır. Bu korku refleksi akli olmaktan yoksundur. Bu sebeple dışarı  (Batı toplumları) ulus devlet uygulamalarından sıyrılırken içeriyi (Türkiye toplumunu ) halen ulus devletin düşünce kodlarına mahkûm ediyor. Dolayısıyla yerel, kendi kaynağından beslenen, kendi yatağının debisine göre şekil alan bir paradigma üretemiyor veya üretilen hemen her ilmi, iyi niyetli çaba yaftalanıyor.

Pratikte yapılması daha zor ve daha maliyetli olan ilköğretim ve liselerde ücretsiz kitap dağıtılması. Hastane kuyruklarını sona erdirilmesi. Double yollar, tüneller, köprüler ve havalimanlarının yapılması. Hızlı trenlerin halkın hizmetine açılması. Milli gelirin arttırılması. IMF borçlarının kapatılması. Turksat 4B haberleşme uydusu önce üretilip sonra uzaya fırlatılması. İki kıta denizin altından birleştirilmesi. Tarımsal kalkınmanın desteklenmesi. Bunların hepsi istikrarlı ve çalışkan bir hükümetle gerçekleştirilebildi. Ne oldu da yeni, sivil bir anayasa yapılamadı veya yapılmasına mani olundu? Nitekim dünyanın en kolay işinin askeri darbelerden sonra anayasa yapmak olduğunu hep birlikte gördük ve idrak ettik. O halde önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekir. Biri darbe anayasasıdır. Bu sebeple dışarı bütün desteğiyle içerdedir. Diğeri yani yapılacak olan 15 Temmuz Anayasasıdır. Dışarı bu anayasayı yaptırmamak için bütün engeliyle var olmaktadır ve olacaktır. O halde sivil bir anayasanın yapılması için başlangıç olarak ne lazımdır:

Anayasa yapım süreçlerinin doğal bir aşaması veya başlangıcı olarak referandumlar görülür. Ama hür iradelere dayanan herhangi bir baskı altında kalmadan beyan edilen referandumlar. Bu yüzden 16 Nisan referandumundan sonra bir sivil anayasanın yapılacağı aşikârdır. Ancak bu kez anayasanın mihengi azınlık veya jakoben bir ilke ve düşünce olmayacaktır. Anayasanın merkez figürü yaşayan toplumun sosyo-kültürel yapısı olacaktır. Bu sebeple de dışarıdaki artık içerideki ruha sirayet edip kirletemeyecektir. Çünkü içerisi, bundan sonra kendi paradigmasını oluşturabilecek, oluşturulan paradigma iç dinamiklerle değerlendirilebilecek ve geliştirilecektir. Hâsılı kelam “Kürt-Türk-Arap-Çerkez toplumunu bir arada tutan nedir” sorusunun cevabını bulacaktır ve bulduğu cevabı artık dışarıdan korkmadan, çekinmeden, utanmadan söyleyebilecektir. Dolasıyla artık kendi bedeninde, kendi ruhu ile yaşayacak, kendi iradesine göre ontoloji, epistemoloji ve aksiyoloji üretebilecektir.

CEVAP VER